Atatürk ve Halil Aga İsimli Köylünün Hikayesi…

Yazan: Turan 08 Mayıs 2008  
Kategori: History





 (Hikayenin sonlarına doğru fark ediyorum ki burda  anlatılanlar ne yazık ki hala ülkemiz için geçerli..  Maalesef meclisimizde hala sagırlar var…  Millet kan aglarken onlar yasaları düzeltmiyorlar  halkın sesine kulak vermiyorlar..)
 
 Atatürk köşkten sıkılır ve Nuri Conker’ e
 
 ”Gel yardım et bana Nuri… Kaçalım köşkten…”
 
 Onun bu içtenlikli isteğine karşı çıkmak, büyük
 haksızlık olacaktı.
 
 ”Tamam, sen planı hazırla, ben uygulamasını
 yaparım…”
 
 Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı ötekinin
 uyguladığı plan
 
 sonunda Florya Köşkü ‘ nün tüm nöbetçilerini
 atlattılar ve köşkten kaçtılar.
 
 Altlarında, Nuri Conker’ in bir arkadaşının arabası
 vardı. Eylül sonu
 
 akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece’ ye
 doğru gidiyorlardı.
 
 Birden Atatürk’ ün gözleri akşam güneşi altında çift
 süren bir köylüye
 takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanın sapına iyice
 yapışmış, toprakları
 
 yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında
 öküz, bir yanında merkep
 
 vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa
 yapıyordu.
 
 Atatürk şoföre durmasını söyledi.
 
 İndiler. Köylüye seslendi:

 ”Kolay gelsin Ağa!..”
 
 Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

 ”Kolay gelsin”
 
 ”İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü
 mü?” Köylü isteksiz konuştu:
 
 ”Tanrı’ nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı
 mahsül.
 Kabahatin acığı
 
 bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da
 rahmeti esirgedi.”
 
 ”Bakıyorum, sabanın bir yanında öküz, bir yanında
 merkep koşulu. Öküzün
 
 yok mu senin?”
 
 ”Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları
 sattılar.”
 
 ”Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar
 mı?”
 
 Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin…”
 
 Köylü güldü:
 
 ”Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?”
 
 Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:
 
 ”Kaymakama gitseydin.”
 
 Köylü iyice güldü.
 
 ”Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?” dedi.

 Atatürk konuşmayı sürdürdü.
 
 ”E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye
 anlataydın derdini…. Onun
 
 işi bu değil mi?”
 
 Köylü Atatürk’ ün saflığına inanmış iyiden iyiye
 gülüyordu. Konuşmanın
 tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.
 Kestirip attı:
 
 ”Bırak şu sağırı Allasen, biz onun buralardan gelip
 geçtiğini çok gördük.
 
 Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?”
 
 Atatürk sordu:
 
 ”Adın ne senin Ağa?”
 
 ”Halil… Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler…”
 
 ”Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre.”
 
 ”Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa’ ya
 çıkmış.”
 
 ”Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı
 meraklandırdı. Benim bildiğime
 
 göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz.
 Sen aldılar diyorsun.
 
 Hadi kaymakam şöyle, vali böyle diyelim; e peki bir
 başvekil İsmet Paşa
 
 var bilir misin?”
 
 ”Bilmez olur muyum, beyim?”
 
 ”Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor.
 Florya Köşkü’ ne
 
 iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda
 bekleseydin de derdini
 
 dökseydin ona… Herhalde çaresini bulurdu.”
 
 ”Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun.
 
 Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya
 koymazlar ya…Tutalım
 
 ki kodular, koskoca İsmet Paşa’ mızı göstertmezler
 ya. Tut ki gösterdiler
 
 ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağırın
 sağırı! Heç işitmez beni…”
 
 Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir
 hareketiyle onu durdurdu.
 
 ”E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!” dedi
 
 ”Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu.
 Gitseydin, çıksaydın önüne,
 
 anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak
 değildi ya!..”
 
 Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.
 
 ”Sen ne diyorsun bey?” dedi.
 
 ”Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ ümüzün yüzünü görmek
 için Peygamber gücü
 
 gerek… Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden
 gücünden başını
 
 kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?..”
 
 Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine
 doldururken, Atatürk’ ten
 
 yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına
 yerleştiriyor, çiftinin başına
 
 gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de
 kalmamıştı. Atatürk köylünün
 
 omuzuna elini koyarak,
 
 ”Senden hoşlandım Halil Ağa” dedi.
 
 ”Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık
 yürekli bir
 
 vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını
 kimsede bırakma ara!..”
 
 Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları
 uğurladı.
 
 ”Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim
 hakkımıza el değdiremez.
 
 Fakat bu, Devlet Baba’ ya borçtur. Ödenmesi gerek…
 Otomobil hareket etti. Atatürk’ ün canı sıkılmıştı.
 
 ”Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!..”
 dedi. Dönüş yolunda
 
 Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu.
 Yüzünde ince bir keder vardı.
 
 ”Yahu çocuk, şu Halil Ağa’ nın vergi borcundan
 öküzünü satmışız, merkeple
 
 çift sürüyor, hala da ‘Devlet Baba’ diyor. Ne
 mübarek millet, bu millet!..”
 
 Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:
 
 ”Şimdi” dedi: “İstanbul’ da ne kadar bakan,
 milletvekili varsa hepsini
 
 telefonla bulacaksın!…
 Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali
 Muhittin Üstündağ ile
 
 İsmet Paşa’ yı bul, onlara da haber ver.” Yaver
 odadan çıktı.. Atatürk,
 
 Nuri Conker’ e döndü:
 
 ”Şimdi sen de arabayla çIkıp o Halil Ağa’ ya
 gideceksin. Ona benim kim
 
 olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan
 dersin. ‘Seni sevdi, sana
 
 öküz alıverecek’ diye bir şeyler söyle, kandır.
 Kuşkulandırmadan al getir buraya.”
 O akşam Atatürk’ ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü,
 bakanlar,
 
 milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin
 Üstündağ’ dan oluşan yirmi beş
 konuk vardı. Atatürk, “Bu akşam soframıza efendimiz
 gelecek” dedi.
 
 ”Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak
 ediyorum.”
 
 Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk’ ün
 kulağına bir şeyler söyledi.
 
 Atatürk “Buyursun!” dedi.
 
 Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu
 beyin sofranın başında
 
 oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa’ nın yer
 aldığını görünce,
 
 şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağ çözülmüştü.
 Atatürk onu görünce
 
 ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa
 kalktılar. Atatürk son konuğunu,
 
 ”Hoş geldin Halil Ağa” diye karşıladıktan sonra
 kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:
 
 ”İşte beklediğimiz, Efendimiz” dedi.
 
 Nuri Conker, Halil Ağa’ yı Atatürk’ ün sağ başına
 oturttu, kendisi de
 
 yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere,
 o gün köşkten Conker’
 
 le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa’ yı, bir
 yanında öküz, bir yanında
 
 merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara
 yakmak bahanesiyle nasıl
 
 kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde
 anlattıktan sonra şöyle dedi:
 
 ” Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda
 tekrarlayacağız. Ben
 
 sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada
 bana söylediklerini
 
 olduğu gibi tekrarlayacak.”
 
 Halil Ağa’ ya döndü:
 
 ”Bak beri, Halil Ağa” dedi. “Sen bu akşam benim
 başmisafirimsin. Senin
 
 açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim.
 Konuşmamızdan sonra
 
 sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım.
 Ama şimdi ben tarlada
 
 sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada
 söylediklerini aynen
 
 tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:
 
 Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında
 merkep koşulu. Öküzün yok
 
 mu senin?” Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk’
 ün ayağına kapanacak oldu.
 
 Atatürk önledi:
 
 ”Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver.”
 
 Soru- cevap valiye kadar aynen tekrarlandı.
 Sofradakiler, soluk almadan
 
 konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti
 sıra. Atatürk sordu:
 
 ”Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye,
 anlataydın derdini, onun işi bu
 
 değil mi?” Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa’ nın
 ancak iki metre ötesinden
 
 kendisine bakıyordu. Nasıl desin?
 
 Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:
 
 ”Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine
 düşsek derdimizi
 
 duyurabilir miyiz ki…” “Olmadı bu, Halil Ağa…
 Bana dediğin gibi,
 
 dosdoğru…”
 
 ”Böyle demedik mi beyim?..”
 
 ”Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım
 Nuri’ ye. Nuri,böyle mi
 
 dedi bize Halil Ağa?”
 
 Nuri Conker karşılık verdi. “Hayır Paşam!..”
 
 ”Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir
 şey dediydin sen, vali
 
 neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi
 söyle.” Halil Ağa
 
 kekeleyerek konuştu:
 
 ”Köylük yerinde bizim dilimiz sağır demeye
 alışmıştır, paşam” dedi.
 
 ”Kusura kalma gayri…”

 Atatürk gülmeye başladı:
 
 ”Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa… Ama
 şimdi diplomatlık
 sırası değil, doğruyu konuşacağız… Söyle bana,
 orada dediğin gibi…”
 
 Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:
 
 ”Şaşırmıştım, ağzımdan yanlışlıkla ‘Bırak bu sağırı’
 diye bir laf kaçırmışım…”
 
 Sofrada gülüşmeler başlamıştı.
 
 ”Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:
 
 ”E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?”
 
 Halil Ağa İsmet Paşa’ nın yüzüne baktı ve gözlerini
 yere indirdi:
 
 ”Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne
 bugün…”
 
 Atatürk Halil Ağa’ yı durdurdu.
 
 ”Bırak şimdi övgüleri” dedi. “Ben lafın gerisini
 getireyim: Tamam öyleyse,
 
 hemen her hafta İstanbul’ a geliyor, Florya Köşkü’
 ne iniyor, köşk de
 
 şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini
 dökseydin ona. Herhalde
 
 bir çaresini bulurdu.”
 
 Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:
 
 ”Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da Şanlı
 paşamıza öküzümüzü mü
 
 yanacağız!..”
 
 Atatürk’ ün sesi iyice sertleşti:
 
 ”Beni uğraştırma, Halil Ağa” dedi. “Erkek adam
 sözünü yalamaz.
 
 Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..”
 
 Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp
 konuştu:
 
 ”Şanlı Paşamıza da sağır dedikti ya…”
 
 ”Yalnız sağır değil, ’sağırın sağırı’ değil miydi?”
 
 Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:
 
 ”Öyle dedikti paşam, doğrusun!..” diyebildi.
 
 Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar
 etmedi, sözü kendine
 
 getirdi.
 
 ”Son soruyu sorayım şimdi” dedi. “Bunun da
 karşılığını ver, öküzünü al git.”
 
 ”Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin,
 çıksaydın önüne,
 
 anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak
 değildi ya?”
 
 ”Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de
 tarlama dek gelir,
 
 halimi dinler.”
 
 ”Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla.” Halil
 Ağa birden diklendi.
 
 Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde
 doğruldu. Atatürk’ ün
 
 gözlerinin içlerine bakarak konuştu.
 
 ”İşte bunu demem Paşam” dedi. “Ağzıma ataş doldur,
 işte bunu demem!”
 
 Atatürk gülmeye başladı:
 
 ”Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor.” dedi.
 ”Mustafa Kemal Paşa
 
 Atatürk’ ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü
 gerek demiştin,
 
 yanılmıyorsam. ‘Görsem de, işinden gücünden, yiyip
 içmekten başını
 
 kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek’
 demiştin.” Halil Ağa’
 
 nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Tam kesilmiş,
 duruyordu. Atatürk
 
 konuşmasını içtenlikle sürdürdü:
 
 ”Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri’ demeye
 getirdin ya fazla
 
 üstelemeyeyim” dedi.
 
 ”Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa… Seni şu kadar
 üzmemin sebebi, şunu
 
 anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet…
 Yani, biri Başbakan,
 
 ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak,
 işleri evirip çevirecekler
 
 diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi,
 bu baylar hemen
 
 sıvanırlar, İsviçre’ den mi olur, İtalya’ dan mı
 olur, Fransa’ dan mı,
 
 velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe’
 ye çevirtirler, sonra
 
 basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi’ ne…
 Bu Millet Meclisi
 
 dediğim, şu alt baştan senin yanına kadar olan
 beyler. Kanun bunlara
 gelir.
 
 Bunlar da ‘hükümet elbette incelemiş, gerekeni
 düşünmüştür, benim ayrıca
 
 zorlanmama gerek yok’ derler ve kaldırırlar
 parmaklarını, olur sana bir
 
 kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi
 borcundan Halil Ağa’ nın
 
 öküzünü çeker, satar… Halil Ağa da tarlasını bir
 yanda merkep, bir yanda
 
 öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim
 düşermiş, ekim
 
 zorlaşırmıs, kimin umurunda… Sonra ben bunları
 görürüm, içim kan ağlar,
 
 işitirim, tasalanırım ! E, hakça söyle bakalım şimdi
 Halil Ağa… Sen
 benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları
 bu beylerle konuşmak için
 
 içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana
 ’sarhoş’ der…”
 
 Halil Ağa’ nın dili çözülmüştü:
 
 ”Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir…
 
 Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer…”
 
 Atatürk sordu:
 
 ”Peki sen de içer misin?”
 
 ”Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki,
 tıpkı şerbet gibi!..”

 Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri
 doldurttu. Kendi kadehini
 
 Halil Ağa’ ya uzattı:
 
 ”Hadi bakalım Halil Ağa” dedi. “Sağlığına içelim.”

 Halil Ağa, “Koca Allah, benim ömrümden de sana pay
 düşürsün Paşam, sağlık
 
 düşürsün” dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını
 kenara çevirdi, eline
 
 verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü
 kızarmış , gözleri
 
 parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak
 
 Atatürk’e döndü:

 ”Yunan’ ı denize döktün Paşam, bayrağımızı
 başucumuza diktin. Benim gibi
 
 bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya
 bilem dilim dönmez
 
 ki… Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını
 öpem…”
 
 Halil Ağa Atatürk’ ün ayağını öpmek için davranınca,
 Atatürk onu sıkıca
 
 tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu
 kez, Atatürk’ ün
 
 ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı:
 ”Bayrağımız gibi sen de
 
 başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman
 ise, onun yeri senin
 
 ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca
 Paşam!..”
 
 ”Yemek yemedin!..”
 
 ”Yemek kolay… Meraklanır çocuklar, ben köyüme
 döneyim.”
 
 Atatürk Nuri Conker’ e işaret etti.
 
 Conker kalkıp Halil Ağa’ nın yanına geldi, kalktı
 Halil Ağa, önce
 
 Atatürk’ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya
 doğru edeple geri geri
 
 çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki
 öteki konuklarına döndü:
 
 ”Efendimizin halini gördünüz mü beyler?” dedi.
 ”Devlet size böyle
 
 davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam
 millet bu… Şimdi bu
 
 adam milletin karşısında ‘adam olmak,’ bize
 düşüyor!..”
 
 Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini
 Atatürk’ ten ayıramıyordu:
 
 ”Halil Ağa’ nın öküzünü satıp, üretimini aksatan
 kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız

kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa’ nın öküzünü
 
 satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız…

Böyle bir kanun yaptıksa,
 
 memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl
 yapmışız bunu? Eğer
 
 yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış
 oluyorsa, o zaman sormak
 
 lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra
 unutmayın ki, olay
 
 İstanbul’da geçiyor. Bunun Van’ ı var, Bitlis’ i
 var, kıyı bucak ilçesi
 
 var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi
 dönmüyor beyefendiler!..”

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorumlar

Yazı yoruma kapalı.