
Masallar vardı hayatımızda…
Geçmişimizde hepimizin okuduğumasallar,masal kahramanları…
Onlar gibi olmayı bile hayal ettik kimi zaman..
Masalların içinde uyuyan güzeller, pamuk prenses ve yedi cüceler…
Bu ve buna benzeyen masallarda uyuyan bir güzel oldu hep. Ama uyuyan bir prense rastlanmadı nedense…
Prensesler hep güzel,prensler ise hep yakışıklıydı masallarda…
Güzel hep yakışıklı olanı buldu bu masallarda..
Nedense uyutulan hep prenses uyandıran ise prens oldu…
Üvey anneler hep cadı kötü oldu. Üvey evlatlarına ise hep kötü davrandı. Peki üvey anneler hep kötü müydü?Hepsi mi kötü davranıd gerçek hayatta üvey evlatlarına?
Nedense bu masallarda çocuklara verilmesi gereken temel şeyler hiçbir zaman verilmedi.
Kızlar hep evlenecekleri prensleri beklediler küçüklüklerinden beri o masallar sayesinde…
Erkeklerde prens olduklarınımı sandılar…
Üvey anneler ise hep kötü oldu…
Ama hayat o masallardaki gibi mi?
Çocuklarımıza okuduğumuz masallara dikkat etmeliyiz diye düşünüyorum ben. Kişiliklerini kazanmaya çalışan bir çocuğun o tür masallarımı dinlemeli? Daha güncel daha bizden şeyler anlatılamaz mı yani masal olarak…
ÖNYARGILAR
Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın vardı. Kadın, kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başladı.
Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmazdı. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşmıştı.
Birkaç ay sonra kadının çocuğu doğdu. Tek başına tüm zorluklara göğüz germek ve yavrusuna bakmak oldukça zordu.
Günler geçti. Kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kaldı. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardı.
Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda… Yarım mil ötede Toygun Paşa’nın
son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,
ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar… yıkılmaz bir ölüm seddi halinde “Kızılelma” yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.
Bir yazarın ilk eseriyle son eseri arasında konu, üslup, teknik bakımından farklılıklar gördüğünüzde, yazarın edebiyat anlayışının değiştiğini gözlemlediğinizde hayal kırıklığına uğrayan okurlardan mısınız, yoksa vay canına, yelpaze gibi yazar deyip her farklı eserinden ayrı keyif alanlardan mı? Daha basit haliyle sorarsak; değişmek, gelişmek, farklı zevklere sahip olmak anlamına mı gelir yoksa istikrarsızlık anlamına mı? Türk edebiyatının uzun soluklu usta yazarı Pınar Kür her kitabında değişik bir üslupla okur karşısına rengarenk çıkmaktan hoşlanıyor. Çok geç olmadan Türk edebiyatına yıllarını vermiş usta yazarı size tanıtalım, dost çevrelerinde adı geçince şaşıp kalmayın istedik. Anlatacak o kadar çok şey var ki aslında, neyse biz bir başlayalım da…
Bir rivayete göre; dört tavuk bir kartal yuvasına gidip bir yumurta çaldılar.
Yumurtayı kümese getirdiklerinde, kümeste bulunan diğer tavuklar gördükleri bu yumurtanın çok büyük bir tavuğa ait olduğunu düşündüler.Zaman geçti, yumurtayı getirenler de unuttu,onlar da bu yumurtanın büyük bir tavuğa ait olduğunu inandılar…