
Bana sorarsan, sen hiç gitmedin.
Sadece zamanın kıvrıldığı bir yerdesin şimdi…
Bir rüyanın tam ortasında unutulmuş,
bir düşten uyanır gibi yok olmuş gibisin.
Oysa ben hâlâ oradayım.
Senin bıraktığın cümlenin içinde,
noktayı koyamadığım bir aşkın kıyısında…
Adın, sanki harflerini yıldız tozuyla yazmışlar göğe.
Bakıyorum her gece,
hangi yıldız senin bakışına benzer diye.
Bir tanesi sönse,
“işte” diyorum,
“belki de bu gece unuttun beni…”
Ruhumda bir eksik yer var artık.
Ne sözcükle doluyor, ne başka bir tenle.
Bir çiçek düşün; su verilmemiş, ama hâlâ kök salıyor toprağa.
İşte öyle bir yerimdesin.
Köklerin içimde, ama çiçeklerin başka mevsimde…
Sokak lambalarının altından geçerken,
gölgem seninle konuşuyor gibi geliyor bana.
Bazen de sustuğum her şeyin sesini taşıyor rüzgâr.
Bir banka oturuyorum sonra,
rüzgâr saçlarımı okşarken,
“şimdi burada olsaydın, ne derdin?” diye soruyorum.
Duymuyorum.
Ama eksikliğin yankılanıyor içimde,
duymaktan daha derin bir yerde.
Zaman akmıyor artık.
Sadece dönüyor kendi içinde.
Ben, hep aynı sabaha uyanıyorum:
Senin olmadığın bir sabaha.
Çay demlemiyorum.
Çünkü sen içmeden sıcaklığının anlamı olmuyor.
Ve her yudumda biraz daha eksiliyormuşum gibi…
Kahvaltı masasında boş bir sandalye var —
sen hiç oturmadın, ama hep oradaydın.
Şimdi herkes, biraz senden çalıyor bana.
Birinin kahkahası,
bir başkasının el hareketi,
bir diğerinin kelime seçimi…
Ama hiçbiri tamamlamıyor seni.
Hiçbiri, yokluğunun o usul acısını almıyor.
Geceyle dost oldum.
Çünkü sen uykudasın orada bir yerlerde.
Belki de aynı ay ışığında yıkanıyor gözlerin.
Ben de o yüzden hiç perdeleri kapatmıyorum.
Belki ışık yollar olur da,
bir düşün kıyısından yürür gelirsin…
Ve sorma artık kendine:
“Dön” mü, “hoşça kal” mı?
Çünkü sen ne tam gittin,
ne de hiç kaldın.
Sen…
bir eksikliksin artık bende.
Tamamlanmaz.
Unutulmaz.
Sadece
taşınır…
Son Yorumlar