NewYork’taki Özgürlük Heykeli’nin masraflarının bir bölümünün Osmanlılar tarafından ödendiğini biliyor muydunuz? Üstelik heykel Mısır’a dikilecekti!
İşte öyküsü:
Mustafa Reşid Paşa, 23 Kasım 1854 yılında dördüncü kez sadrazamlığa getirildi.
“Fransız Partisi”ne mensup Mısır Valisi Said Paşa, Mustafa Reşid Paşa’dan nefret ediyordu. Süveyş Kanalı Projesi’ni hayata geçirmeyeceğini biliyordu. Bu nedenle bir hafta sonra projeyi imzaladı.
İmzalanan sözleşmenin altında ilginç bir madde vardı:
Kanalın Akdeniz’e açıldığı yere dev bir heykel yapılacaktı. Heykel, firavunlar döneminin giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde “Asya’nın ışığının Mısır’dan geldiğini” sembolize eden bir meşale olacaktı!
Heykel, dönemin ünlü heykeltıraşı Frederic Auguste Bartholdi’ye sipariş edildi. Yüklüce avans verildi. Bartholdi işe başladı.
Birkaç sene sonra tamamlanan heykel, Marsilya’dan gemiyle yola çıkacaktı. Ancak Said Paşa ölünce yerine gelen İsmail Paşa, Müslüman bir coğrafyada heykel olmaz diyerek heykeli istemedi.
Süveyş Kanalı, 1869’da dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama “heykelsiz” törenlerle açıldı.
Heykeltıraş Bartholdi’nin eseri, Paris’te bir depoya kondu ve tozlanmaya terk edildi.
(daha&helliip;)
Facebook’ta bir arkadaşımın paylaştığı video, beni çocukluk yıllarıma, altımı ıslattığım o masum günlere ışınladı adeta…
O yıllar siyah beyazdı. Herkes Beşiktaşlıydı. Nerede şimdi çocuklara bağlanan Ultra Prima’lar, Huggies’ler… Annelerimiz altımıza naylon muşamba bağlardı. Bu yüzden de altımız sürekli pişik olurdu. Sonrasında un bulanmış hamsi gibi pudranın içinde kalırdık. Yine de o halde sokağa salardı bizi analarımız. Ne park vardı, ne oyun evi, ne de kreş…
Postacı filmlerinin çekildiği zamanlardı. Kapını çalan postacı ya bir banka tebligatı ya da içine fotoğraf iliştirilmiş bir mektup getirirdi. Bir haber alabilmek için bazen haftalarca, bazen aylarca, hatta yıllarca beklerdik. Nerede şimdi olduğu gibi cep telefonları, fiberoptik kablolar, “kotasız” diye yutturulan internet paketleri, GSM operatörleri…
O yıllar, en dürüst kopyaların çekildiği yıllardı. Sınavlarda tüm cevapları bilsen bile, sınıfın en çalışkan öğrencisine saygı gösterir, hepsini çözmezdin. Haksızlık yapmazdık. Nerede şimdi olduğu gibi, yanlış soruyu bile doğru işaretleyebilen kopya çeteleri, sistemin açığını ezbere bilen eğitimli sığırlar…
Ortaokulda okulun en güzel kızına âşık olurdun. Utanırdın, sıkılırdın. Ayıptı çünkü… Yakışık almazdı sevdiğine ilan-ı aşk etmek. O tapılası hatun, bugün olsa Facebook’ta ilişki durumunu haftada üç kez değiştirirdi belki ama o zamanlar aşk ciddi bir şeydi. Haftalık ya da günlük değil, yıllara yayılan bir duyguydu.
Bazen de “verilmiş sadakamız” olurdu… Yıllar sonra karşına çıkardı eski platonik aşkın. Hayat mücadelesinde, kredi kartından biriktirdiği bonuslarıyla, boğum boğum sarkan yağlarıyla, hiçbir boyanın kapatamayacağı kırışıklarıyla, pamuk şekeri gibi bembeyaz saçlarıyla ve birkaç çocuğuyla… Yanında da okulun en hayta, en yontulası odunu: promosyonu!
Gerçek gibi sanki değil mi ?
Efekt değil gerçek , buna uzun pozlama deniliyor. Yaklaşık 1-2 saat süresince fotoğraf makinası çekim yapıyor, gökyüzünde dünyanın dönmesi ile yıldızların izlediği yol bu sayede görülebiliyor… Gayet güzel bir çekim… Profesyonel bir makina + bir tripod ile siz de buna benzer fotoğraflar çekebilirsiniz .
Ben bu fotoğrafa çoook bayıldım…
Kilometrelerce uzakta olan birini sevmek…
Onca insan arasından kalkıp da kilometrelerce uzakta olan birini sevdiğiniz,seçtiğiniz için “hayatın bir bildiği var” diyebilmektir. televizyonun karşısına geçip oturduğunuzda bile, evdeki en dağınık halinizde bile onun yanında olmayı istemek, onun da aynı şeyleri düşündüğü inancına güvenebilmektir. “özlemek” kelimesinin hakkını vere vere yeri geldiğinde gözyaşlarınız gülümsemenize karışmış uyumak, ve uyurken onu düşünmemeyi dilemektir, çünkü uyku ve o hiç iyi anlaşmaz. sırf sesini duymak için telefon açmak, saçma sapan ya da ilginizi çekmeyecek şeyler olsa bile anlattıkları dinleyebilmektir. En kötü anınızda anne babanızı bile değil,
onu arayarak, tüm sevdiklerinizi es geçebilmektir ve en önemlisi dahası en zoru, onun sizi çok sevdiğine inanıp, tüm korkuları bastırarak o uzakta dahi
olsa ona güvenebilmektir…
(alıntı)

12 Eylül darbesinin gayr-i meşru çocuğu PKK 1984 yılından beri Türkiye’de 35 binden fazla insanın yaşamını yitirmesine ve bir o kadarının da yaralanmasına, sakat kalmasına sebep oldu. ABD,İsrail ve bunlar gibi daha nice dış odakların beslemesi ,iti, köpeği olan örgüt 1990’lı yıllarda büyük katliamların asıl faili, tek suçlusudur. Türk Silahlı Kuvvetleri 1990’lı yıllarda örgüte karşı emsali görülmemiş bir mücadele göstermiştir. Terör örgütünün bu azgın yıllarında etkili vuruş ve darbeleriyle belini kırmasını becermiştir. İtin bile yürümesi mümkün olmayan Hakkari dağlarında mükemmel operasyonlar düzenlemiştir. (daha&helliip;)
El-Fida..İçeriğine, anlamına takıldım şarkının. Bu nasıl bir güzellemedir? şöyle harikasın, böyle muhteşemsin sayıyor haluk abimiz.
Sonra elfida’nın hüznünden, yılların onun üzerindeki etkisinden bahsediyor. eyvallah. sonra gelen ne peki? “omzumda iz bırakma, yüküm dünyaya yakın.” işte sensin o hüznün sebebi, elfida hepsini tek başına çekmiş zaten, sen geç karşısına seyret, şarkılar yaz, onun yükünü sırtlanmaktan falan geçtim, kendini ona fark ettirmemeye çalış, sorumluluk isteme. Kanserden ölen bir elfida’ya yazılmış bu sözler.
Şarkının Sözleri Emrah Aydoğdu tarafından Yazılmış Haluk levent de çok güzel Yorumlamıştır..
Şehrin efendilerinin,
Direttiği hayatı yaşamak zorunda kalmışlığımdan,
yüz soruyla hayatı kolay kılma yarışında yine sonuncu oldum …
Yani;
“Boş hayaller “ listesine eklenecek bir madde daha ..
Ve yine yazmak zorunda kaldım .. (daha&helliip;)
Son Yorumlar